Küresel sermaye lobilerinin 12 senedir engellediği 'hipermarketler yasası' yeniden tasarlanıyor. Sorunun tartışılması, çözüm yolları üretilmesi evrelerinde yer almayan yerel yönetimlerle ilgili sivil toplum örgütlerinin yanısıra sol partiler ve sol siyasetlerin de soruna ilgisizliği devam ediyor. Başbakanın : "Mahalle bakkalı devri kapanmıştır." dediği 2010 şubatında Yakınplan gazetesinde yayımlanan "Kurtlar Sofrası- Kahraman Bakkal Öldü, Bir Bakkalın Anatomisi ,(yayımlanmadı) Manyetik Köleler toplumu ve Modern Hanutçular" üçlemesinin ilki olan bu yazımı düzeltme yapmadan yeniden paylaşıyorum.
Büyükanne: "Mahalle bakkalı devri bitmiştir, birleşip
büyük marketler kurarak ayakta kalabilirler ancak." Dedi.
Masal aynı; Kırmızı Şapkalı Kız sonunda büyükannesinin evine ulaşır. Birde ne görsün, büyükannenin yatağında neredeyse 10'a yakın kurt bu semiz kızı yemek için bekliyorlar. Ne kurtların bir acelesi var ne de küçük kızın bunlardan kurtulabilmek için bir çaresi.
Birden büyükannesi geldi aklına. O soğuk kış günlerinde biricik torunu üşümesin diye ördüğü pelerini halen sırtındaydı. Hastalandığında ormandan topladığı şifalı bitkilerle hazırladığı iksirleriyle onu nasıl da iyileştirmişti. Uzun kış akşamları kucağına alıp anlattığı masallarla uyurken o pamuk elleriyle yüzünü, saçlarını okşayışını hatırladı sonra. Yoksa.. Yoksa bu kötü kurtlar onu...
Masalın sonunu yazımın sonuna bırakıyorum. Çünkü bütün bu kurgu, size küçük esnafı ve sanatkarı, küçük üreticiyi nasıl kurtlar sofrasında yalnız bıraktığımızı daha iyi anlatabilmek için.
Hipermarket kültürüne çabuk alıştık. Her şeyi bir arada bulmak, satın alacağımız ürüne dokunmak, mevsim kışsa sıcak, yazsa serin bir atmosferde market arabasıyla uçsuz bucaksız ürün çeşitleri arasında keşiflere çıkmak çook güzeldi. "Hııım.. bu ay bütçeyi aştık mı ne!", "Olsun, üçe bölelim mi hanımefendi? İsterseniz beşe, sekize, ona?
Oysa babamız, annemiz, onların büyük büyükbabası ve annesi de çayı bakkaldan, eti kasaptan, domatesi manavdan, kalemi silgiyi kırtasiyeden alırlardı. Onlarla dertleşir, şakalaşır, yaşamlarını paylaşırlardı. Kimi zaman evlerinin anahtarını emanet ederlerdi kimi zaman küçük çocuklarını. Çoğu zaman veresiye yazdırırlar, sıkıştıklarında borç para da alırlardı. Üstelik üzerinden aylar da geçse yüzde on sekize varan faizde almazdı onlar elbette. Çocuklarımızı tanır onlara sahip çıkarlardı. Dostlarımızdılar. Ağabeyimiz, amcamız, arkadaşlarımızdılar. Onları birer ikişer terk ettik. Kimimiz aldatma hissiyle: “Aman bakkal görürse ayıp olur” diye büyük mağaza logolu poşetlerimizle arka sokaktan evimize girdik, kimimiz vicdanını rahatlatmak için sebepler ürettik: "Yok artık bakkalda aradığımız hiçbir şeyi bulamıyoruz.", "Geçen yoğurt aldım, tarihi geçmişti, götürmedim artık ayıp olur diye. Hipermarketler, zincir mağazalar çoğaldıkça, bizim de onlara karşı ilgimiz arttı. Artık bakkalımızdan sadece ekmek alıyoruz. Ya onlar, küçük esnafımızın temsilcileri bakkallarımız; kiralarını, vergilerini ödeyemez, raflarına mal koyamaz duruma düştüler. Birer ikişer kepenk kapatıyorlar. İnatla ayakta duranları 'kahraman' ilan ettik. Ama onlar gerçekten birer kahramandılar. Biz onları birer ikişer terk etsek de, sadece bir ekmek almak için uğrasak da, onlar işte o ekmek parası kazancıyla çocuklarını okutmaya, kiralarını vergilerini ödemeye çalışıyorlar. Sabahın köründen, gecenin geç vakitlerine dek kendilerine, sevdiklerine vakit ayıramadan. Neye rağmen: "Mahalle bakkalı devri kapanmıştır." diyen başbakanlarına, sırtlarına kene gibi yapışmış, aldıkları aidatlarla sefa süren birliklerine rağmen...
Türkiye yabancı sermaye için bir cennet. Büyük alışveriş merkezlerini hiçbir fizibilite çalışması yapılmaksızın, bölgenin alt yapısı, tüketici araştırması, esnaf ve sanatkarların yoğunluğu, trafik işleyişi, talep dengesi gözetilmeksizin diledikleri yerde diledikleri büyüklükte, dilerlerse çok katlı merkezlerini, kamusal alan olarak yeniden düzenlenmesi gereken atıl alanları işgal ederek şehrin göbeğine kuruveriyorlar. Konyalım fasulye üretmiş, Tokatlım şeker, Karadenizlim fındık; üç- beş palyaçoyla müşteri avla, bizim malımızı bize sat çuvalla parayı götür ülkene. Cennet- i ala...
Diyelim ki küçük üreticisiniz. Bin bir emek ve güçlükle üreterek marka yapmaya çalıştığınız ürününüzle bu hipermarketlerden birinin kapısını çaldınız. Piyasa güçlerini kullanarak sizden raf katılım parası, gondol ve anons ücreti, bedava ürün ve promosyon için hediyeler isteyecekler, önünüzü kesecek sizi adeta süründüreceklerdir. Tüketici açısından da durum farklı değil. Tadına, kullanımına alışık olduğu bu ürünü hipermarkette bulamayan tüketici market markalı ürünü zoraki alacak ya da başka yere yönelecektir. Ürün kalitesi bilinmeyen sadece fiyat avantajı sebebiyle alınan market markalı ürün küçük üreticinin pazarlık gücünü de kıracaktır.
Rekabet kurallarının ihlal edilmesi anlamına gelen mevcut işleyişin küçük esnaf ve sanatkarları koruyucu eşit bir rekabet ortamı olduğunu kim söyleyebilir. Büyük alışveriş merkezlerinin küçük esnaf gibi denetlendiğini; üreticiden alınan raf katılım ücreti, gondol, anons ücreti, bedava ürün ve hediyelerin fatura edilmemesinden dolayı ceza kesildiğini kim söyleyebilir. Küçük esnafın vergi levhasının, kazancının göz önünde bulundurması zorunluluğu varken hipermarketlerin ne kadar kar ettiklerini hangi vatandaşımız biliyordur...
İnsan psikolojisini etkileyerek onları ihtiyacı olmayan ürünleri almaya zorlayan hipermarket tuzaklarından bir sonraki yazımda bahsedeceğim. Şimdi neler yapılmalı biraz ondan bahsedeyim sonra masalımızı bitirebiliriz.
1-Hipermarketler şehir merkezinden en kısa zamanda çıkartılmalı, işgal ettikleri alanlar kamulaştırılarak park, yeşil alan, spor kompleksi, okul, kültür sarayı olarak yeniden düzenlenmelidir.
2-Zincir mağazaların sayıları azaltılmalı, ürün yelpazeleri sınırlandırılmalıdır. Küçük esnafın 8 kategori ile sınırlı.
3-Zincir mağazalara otopark zorunluluğu getirilmelidir.
4-Haksız rekabetin önüne geçilmeli, hipermarket ve zincir mağazalara ek vergi konmalıdır.
5-Bu merkezlerin, vergi hesap uzmanlarının yanı sıra üretici ve esnaf odaları, tüketici derneklerinden oluşan bir denetleme mekanizmasıyla denetimi sağlanmalıdır.
6-Mağaza isimli ürünler kaldırılmalı markaya yatırım yapan küçük üreticinin ürünlerinin mağaza raflarında yer alması teşvik edilmeli, bunun için kotalar konmalıdır.
7-Esnaf odaları ve birlikleri yeniden yapılandırılmalı, yaptırım gücüyle donatılarak demokratik bir yapıya kavuşturulmalıdır.
8- Küçük esnaf ve sanatkarlar için standartlar getirilmeli, Esnaf ve Sanatkarlar Bakanlığı kurulmalıdır. Esnafın vergi, bağ-kur borçları silinmelidir.
9-Hipermarket ve zincir mağazaların küçük esnaf ve sanatkarlara, küçük üreticiye verdiği zararlar ödenmelidir.
10-Hipermarketler yasasını 11 yıldır engelleyen lobiler deşifre edilmeli, yasaya hipermarketler lehine düzenlemeler getiren, çıkmasını engelleyen politikacılar istifa etmelidir.
Gelelim masalımızın sonuna...
Kırmızı Şapkalı Kız: "Yoksa bu kötü kalpli kurtlar büyükannemi yediler mi!" diye düşünürken sallanan sandalyenin gıcırdayan sesiyle umutlanır. Büyük bir sevinçle yüzünü büyükannesine çevirir. İşte büyükannesi oradadır. Olanca sıcaklığıyla, gülümseyerek ona bakmaktadır. Kırmızı Şapkalı Kız: "Bü.. bü..büyükanne!.... Yoksa..." kelimeler boğazında düğümlenir. Her şeyi anlamıştır. Kendini daha yalnız ve aldatılmış hisseder. Büyükannesine acıyan gözlerle bakarken gözlerinden iki damla yaş süzülür. Şimdi odada büyükannesinin sözleri yankılanmaktadır: "Eeee kızım orman kanunu bu, güçlü olan kazanır."
Masalda Kırmızı Şapkalı Kızın, ekmeğini, bilgisini, emeğini, dostluğunu paylaştığı arkadaşları: sincap, ceylan, su samuru ve küçük kuşun ormanda yaşayan diğer dostlarıyla birleşerek hep birlikte kütü kurda karşı durduklarını, onu ormandan nasıl kovduklarını hepimiz biliyoruz. Ya bizim masalımızdaki küçük esnafın, üreticinin, onların nezdinde kahramanlaştırdığımız mahalle bakkalımızın ve onların tek tek hikayelerini?
Onlar birer birer kepenk kapatırlarken düştükleri çaresizlikleri, yaşadıkları zorlukları..
Onların masalları yıllardır kötü bitiyor. Çünkü onlar kendilerini yalnız ve çaresiz hissediyorlar.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder