Samet usta bir seramik fabrikasında çalışıyordu. Kriz nedeniyle onlarca işçinin işine son verilmiş, o da diğer arkadaşları gibi işten çıkartılanların işyüklerini de üslenmişti. Zaten zor ve yorucu olan işi daha da ağırlaşmıştı. Her şeye rağmen şanslı olduğunu düşünüyor, işten çıkarılma kaygısı ile izin dahi kullanmıyordu.
Yine yorucu ve uzun bir işgünü daha sona ermiş, günün bütün yorgunluğunu bir gülücüğüyle siliveren, henüz yürümeye başlamış biricik kızı Sıla'ya kavuşmak üzereydi. Eşi onun dündüğünü kapı zilini sabırsızca çalışından anlıyordu. Kapıyı açmadan seslendi: "Bekle çöpü getireyim." Samet usta aceleyle çözdüğü bağcıklarını ayakkabısının içine sokuşturdu. Eşinin kapıyı açmasıyla birlikte elinden çöp poşetini kapıp hemen sokak kapısına yöneldi. Eşi arkasından seslendi: "Bakkalda günlük süt kalmamış. Alışveriş merkezinden üç tane yarım kiloluk süt alıver." Samet usta sokak kapısına ulaşmıştı bile. Eşinin son haykırışı sokağa taşmasın diye kapıyı hemen açmadı. Bekledi. "Sakın bakkaldan alma."
İrili ufaklı apartmanların arasından geçti, ana caddeye ulaştı. Alışveriş merkezi hemen yolun karşısındaydı. Karşıya geçmeden önce ayakkabısının bağcıklarını bağladı, saçlarını eliyle düzeltti, karnını içeri çekti, tıkanmış trafikteki araçların arasından sekerek geçti. Bir buçuk kilogramlık süt almak için de olsa kendisini ayrıcalıklı, mutlu, huzurlu hissedeceği ayrı bir dünyaya adım atmak üzereydi.
Samet usta elinde sadece iki metre uzunluğundaki deniz yatağıyla eve döndüğünde karısı onu kapıda bekliyordu. Olanca hiddetiyle Samet ustaya bağırmaya başladı: "Bu ne şimdi, hani süt?... Kredi kartının limiti de dolu, cebindeki son parayı buna mı verdin? Ben bu çocuğa ne içireyim şimdi! Bunu sana silah zoruyla mı sattılar! Sen nasıl bir babasın ha!... Samet usta alışveriş merkezinde yüzüne takılıp kalan o masum çocuk gülümsemesiyle: "Deniz yatağının desenine baksana, deniz şortumun deseniyle aynı. Bir tane kalmıştı hemen aldım. Bu yaz tatile gittiğimizde..." Sözünü bitirmeden karısı hiddetle üstüne atıldı: "Tatil ha!... Tatil!" derken birden gülmeye başladı. Hem nasıl bir gülme; bardaktan boşalırcasına bir sağnak, sağnak değil bir tufan, ikisi birden kapı eşiğinde, kimseden utanmadan çekinmeden feryadı figan, hıçkıra hıçkıra gülüyorlar mıydı ağlıyorlar mıydı ayırt etmek imkansız. Ta ki küçük Sıla ağlayarak yanlarına gelene dek. Şimdi iki suçlu çocuk gibi eğik başlarının altından birbirlerine bakıyorlardı. Samet usta: "Ben." dedi. "Ben bakkaldan süt alayım. Yazdırırım." Sokağa çıkmadan önce bir eliyle gözyaşlarını sildi. Diğer eliyle halen deniz yatağını sıkı sıkı tutuyordu.
Alışveriş merkezleri kar elde etmek için var. Onlar bizleri nelerin alışverişe teşvik ettiğini öğrenmek için servet harcıyorlar; ve daha sonra ürünlerini, mekanlarını bu bilgiler çerçevesinde düzenliyorlar. Bizleri alışverişe teşvik eden etkenleri öğrenebilmenin onlarca yöntemi var. Onlardan biri de gizli kameralar. Satışa sunulmuş bir ürünün reyonuna yerleştirilen kameralarla, o ürüne hangi yaş grupları ilgi gösteriyor, ürünün nesi onların ilgisini çekiyor, nasıl tepki veriyorlar gibi bilgilere ulaşabilmek için mimiklerimizi dahi inceliyorlar. İşin korkunç yanı bilinçaltımızın görüntü, ses ve resimleri kaydetme özelliğini insanları yönlendirme için kullanıyorlar. Son yıllarda sıkça kullanılan diğer bir yöntem de kızılötesi ışınlar ve düşük frekanslı reklamlar. Onlar için bizler, birer manyetik köle, kredi harcaması yaptırılan robotlardan başka birşey değiliz.
Orada, dışarıdaki yaşamın zorluklarını unutturmakla başlıyor herşey. Henüz alışverişe başlamadınız; girişte genellikle bir mağaza organizasyonu ile karşılaşıyorsunuz. Bu bütün sinirlerinizi gevşeten, sizi rahatlatan şık bir piyano resitali ya da içinizi sıcaklığıyla sarıp sarmalayan ezgileriyle bir müzik grubu olabilir. Birazdan müziğin çoşkusu ve animatörlerin de katkılarıyla kıpır kıpır olacak, ritim tutmaya başlayacaksınız. Tango, Salsa, Mambo, ChaCha... Mağazaya ilk adımınızı attığınızda yavaş tempolu bir müzikle reyonlar arasındaki sörfönüze başlayabilirsiniz artık. (Araştırmalar müşterilerin yavaş tempolu bir müzikte, hızlı tempolu bir müziğe göre mağazada yüzde otuz sekiz daha fazla zaman harcadıklarını ortaya çıkarmıştır.) Sağ elinizi kullanmaya bağıntılı bir durum olarak sağ koridora yönlendirileceksiniz. Karşınıza ilk çıkan alan, sakinleştirme ve uyutma bölgesi olan kitap ve dvd. reyonudur. Burada dışarısıyla bağlantınız kesilerek günlük telaşlarınız unutturulur. Ardından elektronik eşyaları incelerken konformist duygularınız kamçılanır. Hemen peşinden gelen sebze ve meyve reyonlarıyla insanın en temel ihtiyacı karın doyurma meselesi çözülür. Devamında ıvır zıvır alırken vicdan azabı duymazsınız. Süt, yumurta gibi taze, günlük alınan ürünler genellikle en arkadadır. Onları saklarlar. Siz onları bulana dek size başka şeyler gösterip kanınıza girerler.
Alışveriş merkezlerinde hava hiç kararmaz. Etrafta saat göremezsiniz. Burada zaman sorgulanmadan akıp gider... Isı, ışıklandırma ve çevredeki bitkilere kadar herşey kontrol altındadır. Reyonlar arasında gezinirken kendi seçiminizle hareket ettiğinizi düşünebilirsiniz; ama,aslında bilinçli olarak yönlendiriliyorsunuzdur. Size satmak istedikleri ürünleri ülkeden ülkeye değişen, kadın, erkek ve çocuk ölçüsüne göre raflarda düzenlemişlerdir. Çocuklara hitap eden ürünler en alt raflardadır. İnsanlar genellikle aşağı ve yukarı seçeneklere bakmazlar. Göz hizası reyonlar için üreticiden ekstra ücretler alırlar. Diyelim ki bir ürünü almakta kararsız kaldınız. Bunun için de bir çözüm üretmişlerdir. Az seçenek olması genellikle işe yarar. İnsanlar çok seçenek olan bir yerde karar veremedikleri için hiçbir şey alamadan çıkabilir. Birbirine benzer ürünün iki yanına daha kalitesiz üçüncü bir ürün koyarlar. Bu tuzak ürün karar vermenizi kolaylaştırır. Kimi pahalı ürünleri fırsat sepetine koyarak ucuzmuş hissi yaratabilirler.
Reyonlar arasında ilerlerken sizin hızınızı ve yönünüzü belirleyen renkler ve çeşitli malzemeler kullanarak yaptıkları farklılıkların ayırtına varamazsınız. Akıllıca yerleştirilen aynalar sizin yavaşlamanızı sağlar. Bir reyonda daha fazla vakit geçirmeniz istenmişse orası mavi renkte ışıklandırılmıştır. Renkler insanın karar vermesinde oldukça ön plandadır. Kırmızı davetkar ve seksi, mavi dingin, yeşil güvenin rengi, turuncu iştah açar, kahverengi kültür ve sanat duygularınızı pekiştirir. Ve kokular. Deterjan reyonunda yeni yıkanmış çamaşır kokusu. Hatta ses teknolojisi ile yeni yıkanmış çarşafların sesleri. Hindistan cevizi kokusu güneş kremini, denizi anımsatır.
Bütün bunların yanısıra dev billboardları, televizyon ve radyo reklamlarıyla, hatta televizyon dizilerindeki popüler yıldızların giyiminden takılarına, set olarak kullanılan mekanlardaki eşyalara kadar onlarca çeşit yan reklamlarla bizleri tam anlamıyla bombardımana tutuyorlar. Daha fazla kar elde etmek için herşey mübah.
"Eğer insanlar sadece ihtiyaçları için alışveriş yapsalardı, dünya üzerinde ekonomi dibe vururdu" diyor kapitalizmin ekonomi uzmanları. Oysa bundan kırk üç yıl önce Guy Debord: "Modern tüketimin dayattığı sahte-ihtiyaca toplumun ve tarihin şekillendirilmediği hiçbir sahici ihtiyaç ya da istekle karşı konulamaz" diyerek gerçeği gözler önüne seriyordu.
Hanutçu: Bir malın ya da hizmetin satışından pay (hanut) alma karşılığında müşteriyi dükkana getiren, yönlendiren kişi.
yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
10 Eylül 2011
Kurtlar sofrası / Kahraman bakkal öldü
Küresel sermaye lobilerinin 12 senedir engellediği 'hipermarketler yasası' yeniden tasarlanıyor. Sorunun tartışılması, çözüm yolları üretilmesi evrelerinde yer almayan yerel yönetimlerle ilgili sivil toplum örgütlerinin yanısıra sol partiler ve sol siyasetlerin de soruna ilgisizliği devam ediyor. Başbakanın : "Mahalle bakkalı devri kapanmıştır." dediği 2010 şubatında Yakınplan gazetesinde yayımlanan "Kurtlar Sofrası- Kahraman Bakkal Öldü, Bir Bakkalın Anatomisi ,(yayımlanmadı) Manyetik Köleler toplumu ve Modern Hanutçular" üçlemesinin ilki olan bu yazımı düzeltme yapmadan yeniden paylaşıyorum.
Büyükanne: "Mahalle bakkalı devri bitmiştir, birleşip
büyük marketler kurarak ayakta kalabilirler ancak." Dedi.
Masal aynı; Kırmızı Şapkalı Kız sonunda büyükannesinin evine ulaşır. Birde ne görsün, büyükannenin yatağında neredeyse 10'a yakın kurt bu semiz kızı yemek için bekliyorlar. Ne kurtların bir acelesi var ne de küçük kızın bunlardan kurtulabilmek için bir çaresi.
Birden büyükannesi geldi aklına. O soğuk kış günlerinde biricik torunu üşümesin diye ördüğü pelerini halen sırtındaydı. Hastalandığında ormandan topladığı şifalı bitkilerle hazırladığı iksirleriyle onu nasıl da iyileştirmişti. Uzun kış akşamları kucağına alıp anlattığı masallarla uyurken o pamuk elleriyle yüzünü, saçlarını okşayışını hatırladı sonra. Yoksa.. Yoksa bu kötü kurtlar onu...
Masalın sonunu yazımın sonuna bırakıyorum. Çünkü bütün bu kurgu, size küçük esnafı ve sanatkarı, küçük üreticiyi nasıl kurtlar sofrasında yalnız bıraktığımızı daha iyi anlatabilmek için.
Hipermarket kültürüne çabuk alıştık. Her şeyi bir arada bulmak, satın alacağımız ürüne dokunmak, mevsim kışsa sıcak, yazsa serin bir atmosferde market arabasıyla uçsuz bucaksız ürün çeşitleri arasında keşiflere çıkmak çook güzeldi. "Hııım.. bu ay bütçeyi aştık mı ne!", "Olsun, üçe bölelim mi hanımefendi? İsterseniz beşe, sekize, ona?
Oysa babamız, annemiz, onların büyük büyükbabası ve annesi de çayı bakkaldan, eti kasaptan, domatesi manavdan, kalemi silgiyi kırtasiyeden alırlardı. Onlarla dertleşir, şakalaşır, yaşamlarını paylaşırlardı. Kimi zaman evlerinin anahtarını emanet ederlerdi kimi zaman küçük çocuklarını. Çoğu zaman veresiye yazdırırlar, sıkıştıklarında borç para da alırlardı. Üstelik üzerinden aylar da geçse yüzde on sekize varan faizde almazdı onlar elbette. Çocuklarımızı tanır onlara sahip çıkarlardı. Dostlarımızdılar. Ağabeyimiz, amcamız, arkadaşlarımızdılar. Onları birer ikişer terk ettik. Kimimiz aldatma hissiyle: “Aman bakkal görürse ayıp olur” diye büyük mağaza logolu poşetlerimizle arka sokaktan evimize girdik, kimimiz vicdanını rahatlatmak için sebepler ürettik: "Yok artık bakkalda aradığımız hiçbir şeyi bulamıyoruz.", "Geçen yoğurt aldım, tarihi geçmişti, götürmedim artık ayıp olur diye. Hipermarketler, zincir mağazalar çoğaldıkça, bizim de onlara karşı ilgimiz arttı. Artık bakkalımızdan sadece ekmek alıyoruz. Ya onlar, küçük esnafımızın temsilcileri bakkallarımız; kiralarını, vergilerini ödeyemez, raflarına mal koyamaz duruma düştüler. Birer ikişer kepenk kapatıyorlar. İnatla ayakta duranları 'kahraman' ilan ettik. Ama onlar gerçekten birer kahramandılar. Biz onları birer ikişer terk etsek de, sadece bir ekmek almak için uğrasak da, onlar işte o ekmek parası kazancıyla çocuklarını okutmaya, kiralarını vergilerini ödemeye çalışıyorlar. Sabahın köründen, gecenin geç vakitlerine dek kendilerine, sevdiklerine vakit ayıramadan. Neye rağmen: "Mahalle bakkalı devri kapanmıştır." diyen başbakanlarına, sırtlarına kene gibi yapışmış, aldıkları aidatlarla sefa süren birliklerine rağmen...
Türkiye yabancı sermaye için bir cennet. Büyük alışveriş merkezlerini hiçbir fizibilite çalışması yapılmaksızın, bölgenin alt yapısı, tüketici araştırması, esnaf ve sanatkarların yoğunluğu, trafik işleyişi, talep dengesi gözetilmeksizin diledikleri yerde diledikleri büyüklükte, dilerlerse çok katlı merkezlerini, kamusal alan olarak yeniden düzenlenmesi gereken atıl alanları işgal ederek şehrin göbeğine kuruveriyorlar. Konyalım fasulye üretmiş, Tokatlım şeker, Karadenizlim fındık; üç- beş palyaçoyla müşteri avla, bizim malımızı bize sat çuvalla parayı götür ülkene. Cennet- i ala...
Diyelim ki küçük üreticisiniz. Bin bir emek ve güçlükle üreterek marka yapmaya çalıştığınız ürününüzle bu hipermarketlerden birinin kapısını çaldınız. Piyasa güçlerini kullanarak sizden raf katılım parası, gondol ve anons ücreti, bedava ürün ve promosyon için hediyeler isteyecekler, önünüzü kesecek sizi adeta süründüreceklerdir. Tüketici açısından da durum farklı değil. Tadına, kullanımına alışık olduğu bu ürünü hipermarkette bulamayan tüketici market markalı ürünü zoraki alacak ya da başka yere yönelecektir. Ürün kalitesi bilinmeyen sadece fiyat avantajı sebebiyle alınan market markalı ürün küçük üreticinin pazarlık gücünü de kıracaktır.
Rekabet kurallarının ihlal edilmesi anlamına gelen mevcut işleyişin küçük esnaf ve sanatkarları koruyucu eşit bir rekabet ortamı olduğunu kim söyleyebilir. Büyük alışveriş merkezlerinin küçük esnaf gibi denetlendiğini; üreticiden alınan raf katılım ücreti, gondol, anons ücreti, bedava ürün ve hediyelerin fatura edilmemesinden dolayı ceza kesildiğini kim söyleyebilir. Küçük esnafın vergi levhasının, kazancının göz önünde bulundurması zorunluluğu varken hipermarketlerin ne kadar kar ettiklerini hangi vatandaşımız biliyordur...
İnsan psikolojisini etkileyerek onları ihtiyacı olmayan ürünleri almaya zorlayan hipermarket tuzaklarından bir sonraki yazımda bahsedeceğim. Şimdi neler yapılmalı biraz ondan bahsedeyim sonra masalımızı bitirebiliriz.
1-Hipermarketler şehir merkezinden en kısa zamanda çıkartılmalı, işgal ettikleri alanlar kamulaştırılarak park, yeşil alan, spor kompleksi, okul, kültür sarayı olarak yeniden düzenlenmelidir.
2-Zincir mağazaların sayıları azaltılmalı, ürün yelpazeleri sınırlandırılmalıdır. Küçük esnafın 8 kategori ile sınırlı.
3-Zincir mağazalara otopark zorunluluğu getirilmelidir.
4-Haksız rekabetin önüne geçilmeli, hipermarket ve zincir mağazalara ek vergi konmalıdır.
5-Bu merkezlerin, vergi hesap uzmanlarının yanı sıra üretici ve esnaf odaları, tüketici derneklerinden oluşan bir denetleme mekanizmasıyla denetimi sağlanmalıdır.
6-Mağaza isimli ürünler kaldırılmalı markaya yatırım yapan küçük üreticinin ürünlerinin mağaza raflarında yer alması teşvik edilmeli, bunun için kotalar konmalıdır.
7-Esnaf odaları ve birlikleri yeniden yapılandırılmalı, yaptırım gücüyle donatılarak demokratik bir yapıya kavuşturulmalıdır.
8- Küçük esnaf ve sanatkarlar için standartlar getirilmeli, Esnaf ve Sanatkarlar Bakanlığı kurulmalıdır. Esnafın vergi, bağ-kur borçları silinmelidir.
9-Hipermarket ve zincir mağazaların küçük esnaf ve sanatkarlara, küçük üreticiye verdiği zararlar ödenmelidir.
10-Hipermarketler yasasını 11 yıldır engelleyen lobiler deşifre edilmeli, yasaya hipermarketler lehine düzenlemeler getiren, çıkmasını engelleyen politikacılar istifa etmelidir.
Gelelim masalımızın sonuna...
Kırmızı Şapkalı Kız: "Yoksa bu kötü kalpli kurtlar büyükannemi yediler mi!" diye düşünürken sallanan sandalyenin gıcırdayan sesiyle umutlanır. Büyük bir sevinçle yüzünü büyükannesine çevirir. İşte büyükannesi oradadır. Olanca sıcaklığıyla, gülümseyerek ona bakmaktadır. Kırmızı Şapkalı Kız: "Bü.. bü..büyükanne!.... Yoksa..." kelimeler boğazında düğümlenir. Her şeyi anlamıştır. Kendini daha yalnız ve aldatılmış hisseder. Büyükannesine acıyan gözlerle bakarken gözlerinden iki damla yaş süzülür. Şimdi odada büyükannesinin sözleri yankılanmaktadır: "Eeee kızım orman kanunu bu, güçlü olan kazanır."
Masalda Kırmızı Şapkalı Kızın, ekmeğini, bilgisini, emeğini, dostluğunu paylaştığı arkadaşları: sincap, ceylan, su samuru ve küçük kuşun ormanda yaşayan diğer dostlarıyla birleşerek hep birlikte kütü kurda karşı durduklarını, onu ormandan nasıl kovduklarını hepimiz biliyoruz. Ya bizim masalımızdaki küçük esnafın, üreticinin, onların nezdinde kahramanlaştırdığımız mahalle bakkalımızın ve onların tek tek hikayelerini?
Onlar birer birer kepenk kapatırlarken düştükleri çaresizlikleri, yaşadıkları zorlukları..
Onların masalları yıllardır kötü bitiyor. Çünkü onlar kendilerini yalnız ve çaresiz hissediyorlar.
Büyükanne: "Mahalle bakkalı devri bitmiştir, birleşip
büyük marketler kurarak ayakta kalabilirler ancak." Dedi.
Masal aynı; Kırmızı Şapkalı Kız sonunda büyükannesinin evine ulaşır. Birde ne görsün, büyükannenin yatağında neredeyse 10'a yakın kurt bu semiz kızı yemek için bekliyorlar. Ne kurtların bir acelesi var ne de küçük kızın bunlardan kurtulabilmek için bir çaresi.
Birden büyükannesi geldi aklına. O soğuk kış günlerinde biricik torunu üşümesin diye ördüğü pelerini halen sırtındaydı. Hastalandığında ormandan topladığı şifalı bitkilerle hazırladığı iksirleriyle onu nasıl da iyileştirmişti. Uzun kış akşamları kucağına alıp anlattığı masallarla uyurken o pamuk elleriyle yüzünü, saçlarını okşayışını hatırladı sonra. Yoksa.. Yoksa bu kötü kurtlar onu...
Masalın sonunu yazımın sonuna bırakıyorum. Çünkü bütün bu kurgu, size küçük esnafı ve sanatkarı, küçük üreticiyi nasıl kurtlar sofrasında yalnız bıraktığımızı daha iyi anlatabilmek için.
Hipermarket kültürüne çabuk alıştık. Her şeyi bir arada bulmak, satın alacağımız ürüne dokunmak, mevsim kışsa sıcak, yazsa serin bir atmosferde market arabasıyla uçsuz bucaksız ürün çeşitleri arasında keşiflere çıkmak çook güzeldi. "Hııım.. bu ay bütçeyi aştık mı ne!", "Olsun, üçe bölelim mi hanımefendi? İsterseniz beşe, sekize, ona?
Oysa babamız, annemiz, onların büyük büyükbabası ve annesi de çayı bakkaldan, eti kasaptan, domatesi manavdan, kalemi silgiyi kırtasiyeden alırlardı. Onlarla dertleşir, şakalaşır, yaşamlarını paylaşırlardı. Kimi zaman evlerinin anahtarını emanet ederlerdi kimi zaman küçük çocuklarını. Çoğu zaman veresiye yazdırırlar, sıkıştıklarında borç para da alırlardı. Üstelik üzerinden aylar da geçse yüzde on sekize varan faizde almazdı onlar elbette. Çocuklarımızı tanır onlara sahip çıkarlardı. Dostlarımızdılar. Ağabeyimiz, amcamız, arkadaşlarımızdılar. Onları birer ikişer terk ettik. Kimimiz aldatma hissiyle: “Aman bakkal görürse ayıp olur” diye büyük mağaza logolu poşetlerimizle arka sokaktan evimize girdik, kimimiz vicdanını rahatlatmak için sebepler ürettik: "Yok artık bakkalda aradığımız hiçbir şeyi bulamıyoruz.", "Geçen yoğurt aldım, tarihi geçmişti, götürmedim artık ayıp olur diye. Hipermarketler, zincir mağazalar çoğaldıkça, bizim de onlara karşı ilgimiz arttı. Artık bakkalımızdan sadece ekmek alıyoruz. Ya onlar, küçük esnafımızın temsilcileri bakkallarımız; kiralarını, vergilerini ödeyemez, raflarına mal koyamaz duruma düştüler. Birer ikişer kepenk kapatıyorlar. İnatla ayakta duranları 'kahraman' ilan ettik. Ama onlar gerçekten birer kahramandılar. Biz onları birer ikişer terk etsek de, sadece bir ekmek almak için uğrasak da, onlar işte o ekmek parası kazancıyla çocuklarını okutmaya, kiralarını vergilerini ödemeye çalışıyorlar. Sabahın köründen, gecenin geç vakitlerine dek kendilerine, sevdiklerine vakit ayıramadan. Neye rağmen: "Mahalle bakkalı devri kapanmıştır." diyen başbakanlarına, sırtlarına kene gibi yapışmış, aldıkları aidatlarla sefa süren birliklerine rağmen...
Türkiye yabancı sermaye için bir cennet. Büyük alışveriş merkezlerini hiçbir fizibilite çalışması yapılmaksızın, bölgenin alt yapısı, tüketici araştırması, esnaf ve sanatkarların yoğunluğu, trafik işleyişi, talep dengesi gözetilmeksizin diledikleri yerde diledikleri büyüklükte, dilerlerse çok katlı merkezlerini, kamusal alan olarak yeniden düzenlenmesi gereken atıl alanları işgal ederek şehrin göbeğine kuruveriyorlar. Konyalım fasulye üretmiş, Tokatlım şeker, Karadenizlim fındık; üç- beş palyaçoyla müşteri avla, bizim malımızı bize sat çuvalla parayı götür ülkene. Cennet- i ala...
Diyelim ki küçük üreticisiniz. Bin bir emek ve güçlükle üreterek marka yapmaya çalıştığınız ürününüzle bu hipermarketlerden birinin kapısını çaldınız. Piyasa güçlerini kullanarak sizden raf katılım parası, gondol ve anons ücreti, bedava ürün ve promosyon için hediyeler isteyecekler, önünüzü kesecek sizi adeta süründüreceklerdir. Tüketici açısından da durum farklı değil. Tadına, kullanımına alışık olduğu bu ürünü hipermarkette bulamayan tüketici market markalı ürünü zoraki alacak ya da başka yere yönelecektir. Ürün kalitesi bilinmeyen sadece fiyat avantajı sebebiyle alınan market markalı ürün küçük üreticinin pazarlık gücünü de kıracaktır.
Rekabet kurallarının ihlal edilmesi anlamına gelen mevcut işleyişin küçük esnaf ve sanatkarları koruyucu eşit bir rekabet ortamı olduğunu kim söyleyebilir. Büyük alışveriş merkezlerinin küçük esnaf gibi denetlendiğini; üreticiden alınan raf katılım ücreti, gondol, anons ücreti, bedava ürün ve hediyelerin fatura edilmemesinden dolayı ceza kesildiğini kim söyleyebilir. Küçük esnafın vergi levhasının, kazancının göz önünde bulundurması zorunluluğu varken hipermarketlerin ne kadar kar ettiklerini hangi vatandaşımız biliyordur...
İnsan psikolojisini etkileyerek onları ihtiyacı olmayan ürünleri almaya zorlayan hipermarket tuzaklarından bir sonraki yazımda bahsedeceğim. Şimdi neler yapılmalı biraz ondan bahsedeyim sonra masalımızı bitirebiliriz.
1-Hipermarketler şehir merkezinden en kısa zamanda çıkartılmalı, işgal ettikleri alanlar kamulaştırılarak park, yeşil alan, spor kompleksi, okul, kültür sarayı olarak yeniden düzenlenmelidir.
2-Zincir mağazaların sayıları azaltılmalı, ürün yelpazeleri sınırlandırılmalıdır. Küçük esnafın 8 kategori ile sınırlı.
3-Zincir mağazalara otopark zorunluluğu getirilmelidir.
4-Haksız rekabetin önüne geçilmeli, hipermarket ve zincir mağazalara ek vergi konmalıdır.
5-Bu merkezlerin, vergi hesap uzmanlarının yanı sıra üretici ve esnaf odaları, tüketici derneklerinden oluşan bir denetleme mekanizmasıyla denetimi sağlanmalıdır.
6-Mağaza isimli ürünler kaldırılmalı markaya yatırım yapan küçük üreticinin ürünlerinin mağaza raflarında yer alması teşvik edilmeli, bunun için kotalar konmalıdır.
7-Esnaf odaları ve birlikleri yeniden yapılandırılmalı, yaptırım gücüyle donatılarak demokratik bir yapıya kavuşturulmalıdır.
8- Küçük esnaf ve sanatkarlar için standartlar getirilmeli, Esnaf ve Sanatkarlar Bakanlığı kurulmalıdır. Esnafın vergi, bağ-kur borçları silinmelidir.
9-Hipermarket ve zincir mağazaların küçük esnaf ve sanatkarlara, küçük üreticiye verdiği zararlar ödenmelidir.
10-Hipermarketler yasasını 11 yıldır engelleyen lobiler deşifre edilmeli, yasaya hipermarketler lehine düzenlemeler getiren, çıkmasını engelleyen politikacılar istifa etmelidir.
Gelelim masalımızın sonuna...
Kırmızı Şapkalı Kız: "Yoksa bu kötü kalpli kurtlar büyükannemi yediler mi!" diye düşünürken sallanan sandalyenin gıcırdayan sesiyle umutlanır. Büyük bir sevinçle yüzünü büyükannesine çevirir. İşte büyükannesi oradadır. Olanca sıcaklığıyla, gülümseyerek ona bakmaktadır. Kırmızı Şapkalı Kız: "Bü.. bü..büyükanne!.... Yoksa..." kelimeler boğazında düğümlenir. Her şeyi anlamıştır. Kendini daha yalnız ve aldatılmış hisseder. Büyükannesine acıyan gözlerle bakarken gözlerinden iki damla yaş süzülür. Şimdi odada büyükannesinin sözleri yankılanmaktadır: "Eeee kızım orman kanunu bu, güçlü olan kazanır."
Masalda Kırmızı Şapkalı Kızın, ekmeğini, bilgisini, emeğini, dostluğunu paylaştığı arkadaşları: sincap, ceylan, su samuru ve küçük kuşun ormanda yaşayan diğer dostlarıyla birleşerek hep birlikte kütü kurda karşı durduklarını, onu ormandan nasıl kovduklarını hepimiz biliyoruz. Ya bizim masalımızdaki küçük esnafın, üreticinin, onların nezdinde kahramanlaştırdığımız mahalle bakkalımızın ve onların tek tek hikayelerini?
Onlar birer birer kepenk kapatırlarken düştükleri çaresizlikleri, yaşadıkları zorlukları..
Onların masalları yıllardır kötü bitiyor. Çünkü onlar kendilerini yalnız ve çaresiz hissediyorlar.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)