11 Eylül 2011

Afrika sadaka değil adalet istiyor (2)

Somali bir zamanlar "Baharat ülkesi" olarak biliniyordu. Halkın % 70' ine yakını çobanlık ve tarımla uğraşıyor deve,sığır, koyun ve keçi yetiştiriyordu. Somali halkının, inek ve keçi sütü manasına gelen "somal" en meşhur içeceğiydi. Shabeli ve Juba nehirleri arasındaki verimli topraklarda mısır, darı, pamuk, susam, şekerpancarı ve kapole üreten Somalililer, dışarıya muz, deri, balık, pamuk, çekirdek içi ve et satıyordu. Somali 1970'lerin sonlarına kadar birbiri ardına yaşanan kuraklıklara rağmen kendi kendine yeten bir ülkeydi.




İnsanlığın ilk ayak bastığı kadim toprakların bu kesiminde bugünün insanları açlıktan ölüyor, her gün biraz daha yok oluyorlar. Akasya ve baobap ağaçlarının gölgelikleri susuz insanları ferahlatmıyor artık. Anneler bir damla su bulabilmek için çıktıkları sonu gelmeyen yollarda yaşamlarını kaybediyorlar. Bir zamanlar yeşil güvercinlere yem verdikleri, Afrika Tavuğu kovaladıkları sokaklarda babalar, gözlerinde bir avuç sinek ölüme emekleyen çocuklarına ağlıyorlar çaresiz. Günlük ağaçlarından yapılan buhurların, tütsülerin birbirine karıştığı sokaklar ölüm kokuyor artık.



Sanki Somalili ahşap ustalarının sabırlı ellerinden çıkan o muhteşem heykeller hiç oyulmamış, kök boyasıyla süslenmiş o birbirinden renkli çanak ve çömlekler dükkan önlerini hiç süslememiş gibiler. Rengarenk tropikal balıkların dans ettiği denizlerinde balıkçılar hepbir ağızdan şarkılar söyleyip ağlarını bereketli sulara sermemişler gibi. Denizler kara, denizler acı...



Etiyopya'da uluslararası tarım tekelleri "Endüstriyel tarım" adına kiraladıkları hektarlarca alana mısır ve tahıl ürünleri ekiyor, Aden körfezi ton balığı kaynıyor ama Afrika Boynuzu'nda, Somali de çocuklar açlıktan ölüyor.







Bu yaşanan insanlık dramı bugün yaşanan bir durum değil.



19. asırda Batılı sömürgeciler diğer Afrika ülkeleri gibi Somali'nin de geleceğini kararttı. Uzun yıllar İngiliz Ve İtalyan işgali altında kalan ülke 1960' ta sözde bağımsızlığını kazandı. Amerika bir yandan dünya ticaretinin önemli güzergahlarından biri sayılan Aden körfezini denetimi altında tutmak, diğer yandan petrol şirketleriyle milyonlarca dönümlük Somali topraklarında arama ve bu toprakları sömürme imtiyazı kazanmak için hazırladığı işgal proğramını uygulamaya soktu. 1980'nin ilk yılları IMF ve Dünya Bankası yapısal uyum proğramlarıyla ülkenin ulusal ekonomisi istikrarsızlaştırıldı ve tarım çökertildi.



Muhammed Siad Barre'nin, başını Amerika'nın çektiği koalisyon güçlerince devrilmesiyle ülkede iç savaş başladı. Halk madenlerini işleyemez tarım alanlarını ekemez oldu ve tamamen dışa bağımlı hale getirildi. Ülkedeki kargaşa dolayısıyla Batı ülkeleri Somali kıyılarını zehirli atık deposu olarak kullanmaya başladı. Bununla da yetinmeyerek Somali halkının tek geçim ve besin kaynağı haline gelen balıklarını çalmaya başladılar. Hem de denizi canlılarının bir daha yaşayamayacağı hale getirerek.



Açlığın yanısıra kıyı şeridinde rastlanan çeşitli deri hastalıkları, ülser, radyosyondan kaynaklanan çeşitli hastalıkların ortaya çıkması ve bu hastalıklardan ölenlerin çoğalması Batı ülkelerince ciddiye alınmayacak iddialar olarak gösteriliyordu. Ta ki, 2004 yılında ülkeyi vuran tsunami ile birlikte somut kalıntılar ortaya çıkana dek. Birleşmiş Milletler tsunaminin etkisiyle zehirli atık konteynerlerinin Kuzey Somali'deki Puntta kıyılarına vurduğunu rapor etti. Konteynerlerde radyoaktif uranyum atıkları, kadmiyum, civa gibi ağır metal atıkları ayrıca endüstriyel atık olarak adlandırılan hastane ve kimyasal atıklara rastlanmıştı. İsviçreli Achair Partners ve İtalyan Progresso firmalarının zehirli atıkları yanısıra Fransa, İspanya, İngiltere ve Yunanistan'dan kimi firmalar da Somali'yi zehir çöplüğü olarak kullanıyordu. BM. kendi kararlarını yıllardır gözardı etti. Somali tarafından uluslararası alanda yapılan başvurular görmezden geldi...











Somalili balıkçılar merkezi yönetim olmayan ülkedeki zenginlikleri bu gemilere saldırarak korumaya çalıştıkları bilinmektedir. Kendilerini "Kıyı koruyucuları" olarak tanıtan uluslararası arenada "korsan" olarak tanımlanan balıkçıların kaçırarak fidye istedikleri gemilerin büyük çoğunluğu balıkçı gemileridir. Bu yolla elde edilen paraların bir kısmı Somali halkının yaşaması için kullanılmaktadır. Somali kaynaklı bağımsız haber sitesi "Wordhernews"'in araştırmasına göre halkın %70' i güçlü bir şekilde eylemcileri desteklediklerini ifade etmişlerdir.







Tarih 5 Şubat 2002 Dünya Ekonomik Forumu'nda serveti 45 Afrika ülkesinin servetine eşit bir tekelin sahibi Bil Gates konuşuyor:



"ABD'nin başını çektiği küreselleşmeye karşı gösteri yapanlar haklı. Uluslararası ticaret, zenginlerin lehine aşırı bir biçimde gelişiyor. Zengin ülkeler yoksullara gerekli yardımı yapmıyor."



Aynı toplantıda Amerika'yı yıllarca tekeller için yönetmiş bir partinin, Demokrat Partinin senatörü Hillary Clonton Bill Gates' in sitemli sözlerinden rahatsız , işte cevabı:



"ABD kendi çıkarları için küreselleşmeyi yönlendiriyor."



Bügün yaşananları özetler gibiler değilmi! Yazınımızın evrensel değeri Nazım Hikmet'in "Niyazaland Sömürgesi" adlı şiirinden dizelerle bitirmek istiyorum.



..............................



"Zenci kardeşlerim bir don bir gömlek



ve ayakları çıplak



ve pembe avuçlu elleri kıvırcık başlarının üzerinde



dizilmişler duvar diplerine,







Tıpkı bizim gibi,



bizim de dipçikle dövüldü kapılarımız,



bizim de ellerimiz havada, ayaklarımız çıplak,



ama bizde de bize bağlı



duvar diplerinde esir kalıp kalmamak."

Kendini yalnız bir çocuktan büyütenler

Çocukken sokakta oynadığınız oyunları hatırlıyor musunuz? Kukalı saklambacı, yakan topu, dokuz taşı, uzun eşşeği, yöreden yöreye değişerek misket, enek, cicoz da denilen şimdilerde evlerde kıyıda köşede unutulmuş rengarenk bilyeleri...



Sokak oyunları çocuğa birlikte hareket etmeyi, birlikte sevinmeyi, paylaşabilmeyi anlatıyor; kızmanın üzülmenin -insana dair duyguların- başka insanlarla birlikte yaşanmasını sağlıyordu. Sokak oyunlarında örgütlenme vardı. Arkadaşın için kendini feda edebilmeyi, en önemlisi kendi irademizle hareket edebilmeyi öğreniyorduk.



Umut biriktiriyorduk çizgi romanlardan. Hepimiz birer kahramandık. Akşam onlarla yatar sabah yine onlardık kalktığımızda. Kimimiz daldan dala meyva hırsızlıklarında birer Robin Hood'duk kimimiz bisikletimizin üzerinde Zoro. Kimi zaman Kamelot'un şövelyesi, belki de en çok Red Kid'tik Daltonları kovalayan.



Bu ülkenin çocukları artık oyun oynamıyorlar. Ya hapsedildikleri odalarında ya da oyun salonlarında her gün, her saat yüzbinlerce çocuk "Caunter Strike" ın en güçlü silahlarıyla birbirlerini öldürüyorlar. Sokaklarda neşeli çocukların nidaları yok artık. Rengarenk oyuncaklarla dolu parklar çocuksuz...



Çocuklar yalnız.



Çocuklar mutsuz.



Sistemin, yalnızlık duygusunu bir zehir gibi çocuklarımıza aşılamasına nasıl izin verdik! Onların bizim olmayan şeylerle aldatılmasına, tüketmeye proğramlanmış yaratıklara dönüştürülmesine nasıl göz yumabildik!



Çocuklarımıza biz neler yaptık!



Bahçeli evlerimizi kat karşılığı müteahhitlere sattık. Yetmedi balkonları evimizin içine aldık. Yetmedi pencerelerimize demir kafesler ördük. Şimdi çıkmaya korktuğumuz sokaklara, parklara tek başlarına bırakamıyoruz çocuklarımızı.



Dışarısı eksoz dumanı, kirli hava,radyoaktif melekül.



Dışarısı trafik canavarı, mafya kırıntıları, psikopat dolu.



Hani sokakta bir kedicik vardı ona sıcak bir yuva bulacaktık. Hani kötü adamları önce biz yakalayıp günlerini gösterecektik. Hani birimiz hepimiz hepimiz birimiz içindi...



Biz kendimize neler yaptık!



Çocuklarımızı dışarıdaki tehlikelerden koruduğumuzu düşünürken onların savunma sistemlerini altüst eden hijyenik ev ortamıyla allerjik hastalıkların pençesine de atıyoruz. Obezite özellikle şehirlerde yaşayan çocuklarımızın önemli bir sorunu. Çocuk gelişiminde "çevreyle uyumsuzluk " psikolojik rahatsızlıklarınında başlıca sebeblerinden birisi.



Çocuklarımız onlarca arkadaşları arasında yalnız...



Çocuklarımız o denli yalnızken, biz nasıl başa çıkacağız kendi yalnızlığımızla?



Ülkemizin çocuk merkezli imar ve planlanması bir ihtiyaçtan öte artık bir zorunluluk olduğu bilinciyle çocuklarımızın hayal gücünü geliştirecek, kendini yeniden ürettiği özgürleştiği bir ortamın kapısını aralamak zorundayız. Bunu gerçekleştirmek için çaba sarfeden yerel yöneticiler, kent planlamacıları...işte onlar çocuklarımızın gerçek kahramanları olacaklar. Yeter ki talep edelim, ısrar edelim, yanlarında olalım.



Bilgisayarı başındaki çocuğumuza sokaktan seslenen, oyuna çağıran arkadaşının; işte o gerçek sıcak sesin ne anlama geldiğini hepimiz biliyoruz. Bunu onlara yaşatalım. Unutmayın çocuğunuz size güveniyor. Ona yaşamayı ve yaşatmanın güzelliğini siz öğreteceksiniz. Öyle tebeşirle değil yağlıboyayla hemen şimdi kapınızın önüne, sokağınıza bir sek sek alanı cizmekle başlayabilirsiniz.

Mutluluk araştırması

Geçtiğimiz günlerde Tüik'in hazırladığı "Yaşam Memnuniyeti" araştırmasının sonuçları açıklandı. Araştırma 3 bin 440 hane halkı bulunan, 18 ve yukarı yaştaki 7 bin 27 bireyle görüşülerek gerçekleştirilmiş.




Tüik'in 2010 yılı araştırmasına göre, ülkemizdeki yurttaşların yüzde 61.2'si kendisini mutlu yüzde 10.7'si de mutsuz olarak ifade ettiler. Yüzde 72.8'lik bir kesim ise geleceğe umutla bakıyor.



Deteylara inildiğinde, kadınların erkeklere oranla daha mutlu olduğu görüldü. Kadınlarda mutluluk oranı yüzde 62.7 erkeklerde ise yüzde 59.6 olarak belirlendi. Eğitim düzeyi arttıkça mutluluk düzeyinde de artış gözlendi. Geçtiğimiz yıl ilkokul mezunlarında mutluluk oranı yüzde 60.5 oldu. yüksekokul/üniversite mezunlarında ise bu oran yüzde 67.7'ye kadar yükseldi. Dikkati çeken bir diğer detay ise evli bireylerin evli olmayanlara göre daha mutlu olmaları. Evlilerin yüzde 63.7'si evli olmayanların ise yüzde 53.5'i kendisini mutlu olarak tanımladı.



Araştırma kapsamında 2010 yılındaki ekonomik gelişmelerin bireyler üzerindeki etkisine bakıldığında halkın yüzde 54.2'sinin daha ucuz ürün tüketmeye yöneldiği görülüyor. Yine bu süreçte vatandaşların yüzde 33.8'i borçlandığını, yüzde 21.7'si gelirlerinin azaldığını belirtti.







Türkiye İstatistik Kurumu'nun araştırma sonuçlarını okurken bunca yıldır doğru bildiğim birçok şey domino taşları gibi yıkılıverdi usumda.



Tüik hayatımızı anket formlarına sığacak denli daraltıverdi de sonunda mutlu olabildik. Herşeye rağmen, oldukça yüksek bir oranla mutluyuz işte.



Kadınların erkeklerden daha mutlu olduğu bir ülkede şiddete, tacize, tecavüze uğradıkları iletişim araçlarının yalanı olsa gerek. Bunların daha çok izlenebilmek adına herşeyi yapacaklarını biliyordum ama, bu kadarını hiç düşünmemiştim.



Meğer bilgilendikçe farkındalığın, bilincin artması mutsuzluğun şiddetinin artmasıyla ilintili bir durum değilmiş, bunu da öğrendim.



Evliler bekarlara göre daha mutlu olduklarına göre, boşanmaların son yıllarda arttığı yalanını da kesinlikle evlenmekten umudunu kesmiş müzmin bekarlar çıkarıyordur.



Bu arada kendimizle ne kadar övünsek azdır. Gelirimiz azalıp borç içinde yaşarken bile mutlu olmayı başarabilen, dünyada eşi benzeri olmayan çok özel bir milletiz biz.



Sokaklarda işçilerin, öğrencilerin gaza boğulduğu, yazarların, gazetecilerin içeri tıkıldığı, hukuk sisteminin çökertildiği bir ülkede yüzde 72.8 gibi yüksek bir oranla geleceğe umutla bakabilmek... işte bunu anlayabilmiş değilim. Goebbels'in Nazi propaganda merkezi değil Tüik bu. Türkiye İstatistik Kurumu bizi tüikleyecek değil ya.







Tüiklemek:  İstatiski verilerle yapılan bir nevi dolandırıcılık. Umut tacirliği.

Minik Efe'ler ölmesin

İstanbul'dan yola çıkan kocaman yürekli iki adam topladıkları 100 bin imzayı Ankara'ya Meclis'e ulaştırmak için yürüyorlar.







Bir baba 6 yaşındaki oğlunu kaybetmenin acısını dertop etmiş çocuğuna olanların başka çocuklara olmasını engellemek için yürüyor. Okulunda, tek başına gönderildiği tuvalette yerine tutturulmayan lavabonun kırılarak şahdamarının kesilmesi sonucu ölen anasınıfı öğrencisi Efe Boz'un babası Kemal Boz yürüyor. Yanıbaşında aynı acıyı yüreğinde duyarak ona eşlik eden bir öğrenci velisi Kemal Özdeş'le birlikte; bacaklarına giren ağrılara, kramplara, su toplayan ayaklarına, kar ve soğuğa aldırmadan yürüyor.. yürüyorlar…







Boz Ailesinin Milli Eğitim Bakanlığı ve İstanbul Valiliği İl Milli Eğitim Müdürlüğüne açtığı davada, müdürlüğün yaptığı " Oğlunuzun yaramaz bir çocuk olduğunun, çocuğun ölümünden kendisinin sorumlu olduğu ve bu nedenle idareye yüklenilen ihmal ve hatanın olmadığı.." yönündeki savunmanın yanı sıra Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu'nun aileyi arayarak "Olayı siyasete malzeme olarak kullanılmasına izin veriyorsunuz." sözleri üzerine baba Kemal Boz yürümeye başlıyor.











Minik Efe sağlam olmayan lavobo yüzünden öldü. Ankara Keçiören Atatürk İlköğretim Okulunda 6. sınıf öğrencisi Anıl Karagöz sınıfta oynarken bel hizasından aşağıda olan pencereyi görmeden 4. kattan düşerek öldü. İzmir Şehit Şamlı Endüstri Meslek Lisesi öğrencisi Anıl Erden otomatik



okul kapısına başı sıkışarak öldü. Umut okul bahçesindeki foseptik çukuru yüzünden, Ve daha



birçok ölüm ve yaralanmayla sonuçlanan benzer örnekler okullardaki öğrencilerin can güvenliğinin olmayışını gözler önüne seriyor.



Minik Efe’nin babası, “sınıflara giriş çıkış kapılarının açılış yönü, merdiven ve trabzanların yüksekliği-boşlukları, pencerelerin yerden yüksekliği, demir kapıların insana duyarlı otomatik sensörlü olması, elektrik kabloların güvenliği, sivrilik ve köşelerden uzak durulması gibi talepleri içeren 100 bin imzayla Ankara’ya yürüyor.











Çocuk ihmal ve istismarlarında sadece yetkililerin sorumlu tutulması, cezalandırılması veya istifa ettirilerek kişileştirilmesi, bunun bir sistem sorunu olarak sorgulanması gerekliliğinin üstünü örtme çabalarıdır." 23 Nisan'da imzalarımız Meclis'e kabul edilirse bu da çocuklara hediyemiz olsun." diyen Kemal Boz'un İstanbul Ankara yürüyüşü asıl hedefe önemli bir katkı sağlıyor. Minik Efe’ye olanın başka çocuklara olmasını engellemek, toplumda çocukların başına gelenlere duyarlılık konusunda bilinç yaratmak için; aileler arasında, okul aile birliklerinde, okul ve öğrenci derneklerinde konuyla ilgili bilgi edinme, bilgilendirme ve çözüm arayışları çabaları büyük önem taşıyor.







Çocuklara yönelik riskleri araştıran, ayrıştıran, veri toplayan ve öncelikli görevleri arasında bunları analiz etmek olan Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) geçtiğimiz günlerde kamuoyuyla paylaştığı Yaşam Memnuniyeti Araştırması’nı lütfen okuyun. Yapılan açıklamalarla ülkemiz gerçeklerinin bilimsel araştırmalara ters düşme pahasına nasıl çarpıtıldığını, bir kurumun iktidar tarafından nasıl propaganda şirketine çevrildiğini göreceksiniz.











Çocuklarımızın özgürce gelişebilmelerinin önündeki tüm engellerin kaldırıldığı bir toplumda tek imtiyazlı sınıf olarak evde, sokakta, okulda bayram sevinciyle yaşayabilmeleri için; çocuklarımıza yönelik her bir ihmal ve istismar vakasını kabul edilemez bulan bir yaklaşımı benimseyerek ülke ve dünya gerçekleriyle yüzleşme cesaretini gösterebilmeliyiz.