11 Eylül 2011

Heey şişko!

Bir ülkenin sağlık bakanı hastayı aşağılayın, istemedikleri, hoşlanmayacakları bir isimle hitap edin, onları dışlayın anlamına gelen bir şey öneriyor... Şaka diyorum sağlığın şakaya gelmeyeceğini bile bile. Bir nisan şakalarından biri olsun diyorum, hatta en kötüsü...











Kendisi de kilo verme mücadelesinde yeterince başarılı olmadığını söyleyen Sağlık Bakanımız Recep Akdağ obeziteyle mücadele için bir öneri getirdi: "Obezlere şişko diyelim."



Bir ülkenin sağlık bakanı hastayı aşağılayın, istemedikleri, hoşlanmayacakları bir isimle hitap edin, onları dışlayın anlamına gelen bir şey öneriyor... Şaka diyorum sağlığın şakaya gelmeyeceğini bile bile. Bir nisan şakalarından biri olsun diyorum, hatta en kötüsü... Bu saçma öneriyi anlayabilmenin, açıklayabilmenin başka bir imkanı yok.



Obezite gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde yetişkinler kadar çocuklar için de ağır bir sorun. Obeziteyi hazır yiyecekler ve fast-food tarzı beslenme belirgin oranda artırıyor. Tüketim alışkanlıkları, hareketsizlik, yanlış beslenme ve genetik faktörler (kalıtımın oranı % 25-40) obeziteyi artıran diğer faktörler.



Neler yapılmalıdır ?



Obezite ve morbid obezite salgın hastalık olarak tanımlanmalı, özel mücadele yöntemleri uygulamaya konulmalıdır. Yeterli mi? Hayır. Önleyici hekimlik bir an önce bir sistem olarak hayata geçirilmelidir. Şu anda çocuklarımızın % 20-25'i obez olarak sınıflandırılmaktadır. On yıl önce diyabet, yüksek tansiyon ve osteoartrit gibi hastalıklar çocuk hastalarda hiç bilinmezken şimdi bunlar çocuklarda da görülmektedir.







İlköğretimde zorunlu beslenme dersi verilmelidir. (Dünyada sadece iki ülkede beslenme dersi verilmesi bu ülkelerden ilkinin Küba diğer ülkenin de komşumuz İran olması düşündürücü değil midir?) Ne yazık ki, Gazi ve Selçuk üniversitelerinde beslenme öğretmenliği bölümü olmasına karşın buradan mezun olan öğretmenlerin beslenme dersi verilmeyen okullarda teknoloji ve tasarım öğretmeni olarak çalıştırılmaktadır.



Bakan beyi ne kadar ilgilendirir bunlar bilmem! Bildiğim o ki; hükümetler değişse de halkı zerre kadar temsil etmeyen bakanlar her dönem benzer önerilerde bulunmuşlardır. "Şu okullar olmasa maarifi ne güzel yönetirdim." diyen Milli Eğitim bakanının ünlü önerisi hala hafızalardadır. Eminim ki, bakan bey ve ekibi diğer hastalıklardan müzdarip hastalar için de daha çirkin ve acıtıcı öneriler bulacaklardır.



Akıl hastalarını öldüren, içlerine şeytan girdiğini savunarak yakan, cadı avları düzenleyen , hastaları dışlayarak acı ve pislik içinde yaşatan Avrupa'nın aksine, aynı zaman dilimi içinde bu topraklarda Farabi, Razi,İbn-i Sina, Gevrekzade Hasan Efendi gibi Türk alimleri onları müzikle tedavi etmeye çalışıyorlardı. Evliya Çelebi Seyahatneme'sinde ruh hastalarının müzikle nasıl tedavi edildiklerini yazar. 9 Eylül Üniversitesi Hastanesinde sağlık emekçilerinin örgütlü mücadeleleri sonucu Sağlık Bakanının İzmir'e gelmesi, hatta Orplat'ta yazılanları okuması olası olduğunu düşünerek bakan beye bir öneride bulunmak istiyorum.



Sayın bakan rahatsızlığınıza Segah Makamı iyi gelir.

Nükleer silah nükleer enerjinin ikiz kardeşidir

Soğutucu kaybı bir nükleer reaktörde olabilecek en büyük kaza. Nükleer çekirdek soğutulamayınca, dakikada 5 bin Fahrenheit'e ulaşıyor. Sonunda radyoaktif buharla birlikte radyoaktif maddeler atmosfere karışıyor, hava akımlarıyla dünyayı dolaşıp, toprak ve üzerinde yaşayan canlıları kuşaklar boyu kirletiyor. Nükleer felaket önce çalışanları ve santrale yakın yerleşim birimlerinde yaşamak zorunda kalan insanları yakalıyor. Ve onların arasında en çaresiz olanları, anne rahmindeki ceninleri, bağışıklık sistemleri gelişmemiş bebekleri etkiliyor en çok. Sonra 1 ile 40 yaş arasındaki insanları ve diğerlerini... Felaketin yaşandığı bölgenin on binlerce kilometre uzağında iyot tabletleri karaborsaya düşüyor. Paketi 2000 dolardan kapışılıyor.



Yıl 1986 ne doğal bir felaket ne terörist bir saldırı, Rus nükleer enerji uzmanlarının nükleer santraldeki testleri sırasında meydana gelen Çernobil faciası. Rus yetkililer santraldeki radyoaktif sızıntıyı önceleri saklamaya çalıştılar. Önleyemedikleri sızıntının üzerine tonlarca beton dökerek kapatmaya çalıştılar. Bugün Çernobil yarıçapı 30 kilometreyi bulan, etrafı dikenli tellerle çevrili yüz yıl boyunca yerleşime açılamayacak olan zehirli bir bölge. Çernobil çalışanlarının yaşadığı kasaba Pripyat ise tam anlamıyla bir hayalet kasaba.







Nükleer santraller yavaş çalışan atom bombalarıdır. Nükleer silah nükleer enerjinin ikiz kardeşidir. Yüksek kuruluş maliyetleri bir yana bakım, güvenlik ve atıklarının yokedilmesi(!) ve kapatma maliyetleriyle sanıldığının aksine oldukça pahalı bir enerjidir. Nükleer santraller hep kazalar üstüne kurulmuş ve geliştirilmeye çalışılan bir teknoloji. Bir ülkedeki nükleer enerji kullanım oranının yüksekliği aynı zamanda o ülkenin nükleer silahlanmadan yana güçlü olduğunun bir göstergesidir de. Üstelik silah ticaretinden sonra enerji dünyadaki en önemli rant alanıdır. Bu yüzdendir söylenen yalanlar, halktan gizlenen tehlikeler. Bu yüzdendir kimi köşe yazarlarının nükleer lobilerin sözcülüğünü yapmaları. Ve işte bu yüzdendir nükleer şirketlerin ağızlarıyla konuşan politikacıların ağızlarını her açtıklarında nükleer kusmuk boşaltmaları.







Cevabı verilmemiş onlarca sorudan birkaçını buradan tekrar soruyorum.



Akkuyu'da yapılması planlanan nükleer santral için lisansın 1976 yılında verildiği, o yıllarda bölgeye 25 kilometre uzakta olan Ecemiş fayının ölü kabül edildiği, daha sonra bu fayın birinci derece deprem riski taşıdığı bilimsel olarak ıspatlanmasına rağmen neden buraya nükleer santral yapılmasında ısrar edilmektedir?



Türkiye'nin en güzel koyu Ruslara hibe edilmiştir. Burada kurulacak olan reaktörden elektrik almak zorundayız. Akkuyu'da ikinci bir anlaşma, nükleer yakıt fabrikosyonları tesisleri kurulmasıdır. Ruslar üretecekleri elektrikle bu tesisleri çalıştıracak ve Rusya'dan getirecekleri uranyum gazını burada seramikleştirip dünya piyasasına satacaklardır. Bunun ülkemize ne gibi ekonomik faydası olacaktır?



Akkuyu'da kurulması planlanan santralin küçük kardeşi VVR 1000'in deneme sırasında çok önemli teknik problemler tesbit edilmiştir. Rus teknolojisinin büyük probleminin batı standartlarında malzeme üretemiyor olması nedeniyle batıda hiçbir santrali yoktur. Bulgaristan Belene'de kurmak istedikleri santrale izin verilmemiştir. Rusya'da Balakova'da kurulmak istenen iki nükleer santralin kent konseyinin refarandum oyu ile iptal edilmesine ve halkın tepkisine rağmen bir reaktör Balakova'da kaçak olarak kurulmuştur .Kendi halkının tepki gösterdiği, Moskova'da dava açarak iptal ettirdiği, önümüzdeki yıllarda Akkuyu'da temeli atılacak Rus nükleer santrallerine AKP hükümeti nasıl güvenebilmiştir?







Ermenistan'da sınırımızın dibinde kurulu olan açık nükleer santral ne zaman patlayacağı belli olmayan bir saatli bomba gibi çalışırken, bir kaza anında ülkemizin radyasyon dağılım haritası, bir boşaltma planı, hastanelerde akut radyasyona müdahale doktorları var mıdır?



Doğuda halka dağıtılacak potasyum iyonat haplarıyla ilgili bilgilendirme çalışması yapılmış mıdır? Radyoaktif sızıntıya karşı halkı disipline edecek bir tatbikat senaryosu hazırlanıp uygulanmış mıdır?



Sınırlarında, gümrük kapılarında radyasyon uyarı sistemleri dahi kuramayan bir ülkede kurulacak olan nükleer santralin denetimini Çernobil faciasında çayları yakarak ve gömerek önlem aldığını düşünen TAEK mi sağlayacaktır?







Kapitalizm enerji obur bir toplum yarattı. Geri kalmış ülkelerin topraklarını zehirli atık deposu olarak kullanırken diğer yandan kurdukları nükleer santrallerin arge çalışmalarıyla da o ülkelerin insanlarını kobay olarak kullanmaktalar. Japonya'daki Fukuşima felaketiyle birçok ülke nükleer enerjiden geri adım atmış olsa da nükleer enerjiden tamamen vazgeçilmesi halkların bilinçli tepkileriyle olacaktır.







Henüz vakit varken, enerji tasarruflarıyla ilgili proğramlar hayata geçirilmeli, yerli, yenilenebilir (rüzgar, güneş,jeotermal,biyokütle...) enerji kaynakları gündeme alınmalıdır.



Her geçen gün biraz daha kirlenen dünyamızda geç kalınmış olan budur

Kadın sorunu üzerine notlar

Son yıllarda kadınlara karşı cinsel taciz ve tecavüz olaylarının yanısıra, kadınlara yönelik cinayetler de hat safhaya ulaştı. Hemen her cinsel taciz ve tecavüz olayının ardından hafifletici neden aranması, gerekçeler uydurulması, kadınlara yöneltilen haksız suçlamalar öyle bir düzeye ulaştı ki, ülkenin dört bir yanında kadınlar "yeter artık" diyerek sokaklara çıktılar.







Kadını eve hapseden, töreyle, dini dogmalarla ömürlerini çürüten burjuva feodal aile kurallarıyla emek sömürüsünün birleşerek katmerleştiği sorunların çözümünde, emekçi kadınların katılımlarıyla zenginleşip kitleselleşmeyen mücadeleler bireysel özgürlüklerle sınırlandığı tepkisel eylemlerden öteye geçebilir mi?



Tarih göstermiştir ki, birer lütuf olarak yasalarla belirlenmiş haklar, kadınların eşit haklarının farkına varabilmelerinin bilincini ve bunlardan yararlanmalarının fiili koşullarının da yaratılmadığı koşullarda siyasetin 'kadına tanınan hakları vermek' adına düzenlediği yasalar havada uçuşan birer kağıt parçacıkları olmaktan öteye geçmemiştir. Ancak uzun mücadeleler sonucunda kazanılmış haklar, yine büyük çaba ve ağır bedeller ödenerek korunabilmiş yeni kazanımlar elde edilebilmiştir.







Sistem içi partilerin kadınlara ekonomik, politik ve toplumsal eşit haklar temelinde şekillenen kadının istek ve düşüncelerinden bağımsız olarak "kadın sorununu çözeceğiz" söylemi, kadınların kurtuluşu ile toplumsal kurtuluş arasındaki bağları koparmayı amaçlayan retorikten (aldatıcı söylemden) ibarettir. Bu partilerde, vekillik meşruiyetini daha seçilmeden kaybetmiş adaylardan politika üretmeleri değil lider sultasının devamlılığını sağlamada hizmet-bir çeşit odacılık- beklenmektedir. CHP' de geçmişte yaşanan kara çarşaflı kadınları partiye üye kaydetme girişimleriyle bugün ki türban açılımları, siyasetteki adıyla 'ışıltılı vitrin yapma', siyasetin bir 'idare etme' işlevine dönüştüğünün apacık bir göstergesidir de.



AKP'nin seçimleri kazanmasında kadınların önemli bir rolü bulunmaktadır. Türkiye'nin bütün il ve ilçelerinde örgütlü olan tek 'Kadın Komisyonları' AKP'ye aittir. AKP'nin sultasına zarar verecek olay ve durumlara kadın kalabalığının öne sürülmesi ya da 'türban mücadelesi' etrafında kadınlı erkekli gösteriler için bu kalabalığı harekete geçiriyor olması kadın sorununun çözümünde AKP'nin kadına verdiği değerle görüntüde kullanımı arasındaki ters orantıyı gözler önüne seriyor. AKP'nin siyaset yapmada en önemli kozu kadının mağduriyeti üzerine oynadığı türban takmaları için sokaklara dökülen erkekler, kocalarının şiddetine maruz kalan kadınlar için bir tepki göstermiyorlar. Yaşanan kadın katliamları karşısında Kadın Ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı münferit bir olay diyebiliyor.Ulaşmaya çalıştığımız ileri demokrasi(!) yolunda savcılar, şiddete karşı suç duyurularını önemsemiyor. Mahkemeler, kadın cinayetlerinde 'tahrik' indirimi uyguluyorlar.



İstatiski veriler kadınların son 20 yılda iş ve toplumsal yaşamdan yalıtılmaya, giderek eve kapanmaya başladığını gösteriyor. Bügün 'artık yeter' diyerek sokağa çıkan kadınların seslerine güç katarak örgütlü mücadeleye dönüştürebilecek emekçi kadınların katılımları olmadan bu tepkilerin sonuç vermesinin mümkün olmayacağını ancak böyle bir mücadelenin objektif koşullarının oluşacağını ortak deneyimleri gösterecektir.

İsmail Gülgeç: Bir mizah ve çizgi ustası

İlkokul yıllarımda sıkça gittiğim yerlerden biriydi kasabamın kütüphanesi. Daha sonra karikatüre dönüşecek olan ilgim, ödevlerimi yapmak için gittiğim kütüphanede, yardımcı ders kitapları arasına saklayarak okuduğum çizgi hikayelerle burada başlayacaktı. Bu yöntem oldukça eğlenceli ve heyecan verici olmasına karşın, kendinizi çizgi hikayelerin büyülü dünyasına kaptırma gibi tehlikesi de vardı: Deli Galip'e yakalanmak... Kütüphane müdürü Galip bey çizgi hikayelerden fırlamış karekterlerin en kötüsüydü sanki. Ona yakalandığınızda kütüphanedekilere teşhir etmekle kalmaz, onur kırıcı, aşağılayıcı sözleriyle sizi derinden yaralardı da.



" Doğan Kardeş " dergisiyle başlayan çizgi hikayelere olan tutkum Asteriks, Çelik Bilek, Karaoğlan, Conan, Tarkan, Zagor gibi çizgi romanlarla devam etti. Sonraları Hüriyet gazetesinde yayımlanan Sezgin Burak'ın "Bizimkiler" adlı bantla karikatürle tanışacak, karikatüre olan ilgim mizah dergisi "Gırgır" la hayatımın olmazsa olmazları arasına girecekti.



Okuduğum her gazetenin öncelikli bölümüdür karikatüre ayrılmış köşecikleri. Gazetelerin futbol ağırlıklı sayfalarına genellikle bakmam. Onlar fazlalıktır benim için. Karikatürün muhalefet yapma, çarpıklıkları sergileme sanatı olduğunu unuturum da içten içe kızarım birkaç sayfa basılmış futbol sayfalarından kısarak biraz daha mizaha, karikatüre yer verilmeyişine.



Karikatürün bir köşe yazısından daha etkili olduğunu düşünüyorum. Okur güçlü bir karikatürü kolay kolay unutmaz. Çünkü karikatür politikaya halkın gözüyle bakar. Karikatür zayıfın, ezilenin yanındadır. Karikatür çaresize umut verir, yol gösterir, yaşama umutla baktırır ondan tat aldırır. Karikatürü düşündüren yapısıyla, içerdiği esprilerin zihinsel dinamiği yükselterek öğrenmeye hazır hale gelmesini sağlamasıyla çoğu batılı ülkelerin eğitimde kullandığını, ders kitaplarında da karikatüre oldukça sık yer verdiklerini biliyorum. Ne yazık ki ülkemizde karikatürün bir sanat dalı olarak eğitimde yeri olmadığı gibi karikatür eğitimi veren herhangi bir kurumumuz da yoktur. İktidarla uzlaşmayan, toplumdaki egemen ve yerleşik anlayışlara zekice yergiler yönelten karikatürcüler için de ülkemizde yaşam zordur. Hele onu meslek edinmek, onunla geçimini sağlamak daha da zor.



Onlardan biri, çizginin ve mizahın olanaklarını bütün platformlarda kullanan, çizgi romanın önde gelen isimlerinden İsmail Gülgeç geçtiğimiz günlerde yaşamını yitirdi. İzmir'de yetişen Gülgeç, ilkokulu yakalandığı romatizma yüzünden birinci sınıfta terketti. Uzun süre hastanede yattı. Karikatür çizmeye çocuk yaşta başladı. Yeni Asır gazetesinde karikatürleri yayımlandı. Demokrat İzmir, Ege Ekspres ve Devir'de cizer olarak çalıştı. Milliyet gazetesinde Suavi Sualp'le çizgi romanlar çizdi. Yaşar Kemal'in "İnce Memed" ini o resimledi. Sayısız çalışmaya imzasını atan Gülgeç, yıllardır yaşadığı hoyratlıkları, kabalıkları ve baskıları mizaha, karikatüre dönüştürecek şaşırtıcı bir yaşam öyküsünü, yaşam mücadelesini sessiz sedasız önümüze koydu ve gitti.



Bir yıldız kaydı gökyüzünde. Çoğu kez o yıldızın koca alemde yok olduğunu düşünürüz. Oysa o yıldız sadece yerini değiştirmiştir, görüntümüzün dışına taşmıştır. Gülgeç'in geride bıraktıkları her geçen gün biraz daha yaşlanan dünyamıza pırıltılar saçmaya devam edecek.